27 Haz 2011

Katil Teknoloji

Teknoloji, istisnasız sürekli kendi kendini geliştiren bir alan. Hayatımızın hemen hemen her alanında artık ellerimizi kullanmak yerine yanlızca bir kaç düğmeye dokunarak büyük işler yapabiliyoruz. Peki sizce, Dünya'nın her yerini saran bu teknoloji karşısında insanlar arkada mı kalıyor?

Hayatımızı kolaylaştırıyor. Ama bu kolaylaştırmanın bize yarardan çok zararı dokunuyor. Rahatlığa alışıyoruz, böylece zor bir şey karşısında dayanma gücümüz giderek zayıflıyor. Ve insanoğlu, sürekli gelişen teknoloji karşısında yeniliyor. Şu anda  var olan el yazısı kitaplar, yüzlerce insanın içinde gece gündüz çalıştığı fabrikalar, ve içinde insan ögesinin barındığı pek çok şey günümüzden 30-40 yıl sonra geri dönüşü olmayacak şekilde tamamen yok olabilir. Hatta bu yok oluş, günümüzde başlamış durumda. Şimdi, daha rahat anlayabilmeniz için örneğimi somutlaştıracağım. Yurtdışında bir çok okulda elektronik eğitime geçildi. Kitap, defter yok. Kilolarca ağırlıkta çantalar yok. Görünüşte güzel gibi, ama aslında değil. Bu eğitim biçiminin tüm Dünya'ya yayıldığını bir hayal edin. Ne güzel değil mi? Elleriniz yazı yazmaktan ağrımayacak, kalemlerinize uç takmakla uğraşmayacaksınız ve sürekli silgilerinizi kaybetmeyeceksiniz. Ama ufak bir nokta var. El yazısı, tamamen yok olacak. Zaten şu anda zor olan suçluları el yazısından yakalama yöntemi, artık imkansızlaşacak. Zaten şu anda bile değerli olan el yazması şeyler, ileride paha biçilemez olacak. "Ben yazı yazmayı sürdürürüm ne olacak ki?" diyebilirsiniz. Ama şunu düşünün; Milyarlarca insan kalemleri artık kullanmadığı için, kalemler üretilmeyecek veya çok küçük miktarlarla üretilecek ve yine paha biçilemez değerlerle satışa sunulacak.

Ayrıca, çok sevdiğiniz teknoloji sizi aç bırakabilir. Nasıl mı? Şöyle ki; Dünya'daki tüm fabrikalar saha fazla kâr sağlamak adına %100 mekanik üretime geçecek, böylece tüm fabrikaların işçi ihtiyacı %1'lere kadar düşecek. Bu durumda babanız işten atılabilir, dolayısıyla aç kalabilirsiniz. Ayrıca bu 'tümüyle mekanikleşme' yüzünden el yapımı Ray-Ban'lar, Harley Davidson'lar ve Gibson'lar tarihe gömülecek. Artık kimse, el yapımı bir şeye sahip olmakla övünemeyecek çünkü az önce de bahsettiğim gibi bu mekanikleşme tamamlandığında, el yapımı ürünleri ancak milyarder insanlar alabilecek.

Teknolojinin doğayı katlettiğini her yerde duymuşsunuzdur. Bu ne yazık ki doğru ve şu anda yapılan uyarılar dikkate alınmazsa keşfedilmiş gezegenler içinde üzerinde canlı barınan tek gezegen, büyük bir kum topuna -çöllere- dönüşecek. Şu kesin ki gezegenimizde her gün, her saat hatta her dakika tonlarca ağaç kesiliyor. Peki bunun karşılığı olarak, ne kadar ağaç dikiliyor? Çok az. Hepiniz biliyorsunuzdur, giderler gelirlerden fazla olduğunda elinizdeki malzeme büyük bir hızla tükenir hatta bu giderler azaltılamazsa borca girersiniz. Aynen bu şekilde, biz insanlar doğaya karşı büyük borçlara girebiliriz. Giderlerimiz, -harcanan su, atıklar, kesilen ağaçlar vs.- gelirlerimizden -dikilen ağaç, geri dönüşüm, atıkları ayrıştırma vs.- çok fazla. Ve elimizdeki her şey hızla tükeniyor. Bunun farkında olan bazı insanlar ve kuruluşlar var. Ama hemen içiniz rahatlamasın, çünkü bu kuruluşlarda faaliyet gösteren insan sayısı yeterince fazla değil ve bu insanları kimse dikkate almıyor, devletler bile.

Şimdi, doğanın hızlı bir şekilde öldürülmesinden sadece bir örnek vererek bu anlattıklarımı daha iyi anlamanızı istiyorum. Az önce de bahsettim, ağaçlar kesiliyor. Ve bu kesilen ağaçlar bizlerin akciğerleri. Peki Dünya'da tüm bitki örtüsü yok olursa ne olur? Öncelikle, havanın filtrelenmesi -karbondioksitin oksijene çevrilmesi olayı- tamamen duracaktır. Böylece atmosferdeki oksijen miktarı korkunç bir hızla tükenecek, böylece de insanoğlunun kökü tümüyle kazınmış olacaktır. Evet, biz öleceğiz. Hem de kendi ellerimizle. Şimdi bir an için tekrar düşünün, teknolojiyi hala seviyor musunuz?

25 Haz 2011

Tekrar Merhaba!

Uzun bir zamandan sonra -yaklaşık bir sene- tekrar beraberiz! Gerek Blogger'in engellenmesi, gerekse domain/host problemleri nedeniyle çok uzun bir zamandır ortalarda yoktuk. Hatta ben bu yoklukta hafif hafif yaratıcılığımı da kaybettiğimi hissettim. Ama şimdi daha iyiyim sanırım.

Yeni sezonda ne tür şeyler yazacağımı merak ediyor musunuz? Ediyorsunuz elbette. Her zamanki gibi devam edeceğiz. Yani TV programlarına eleştiriler, gündemden kesitler falan işte. Ama yine sıkıcı değil konularımız, yine şahane şeyler var. Emin olun ki şu yaz sıcağında bilgisayar başında beni okuyarak biraz olsun sıkıntınız geçecek.

Beni takip etmeye devam edin benim değerli sadık okurlarım! Görüşmek üzere! :)

14 Ara 2010

Julien Assange Serbest!

Bilindiği gibi Wikileaks kurucusu Julien Assange, geçtiğimiz günlerde İsveç'te emniyet güçlerine teslim olmuştu. Herkes mahkemenin vereceği sonucu beklerken, sonuç bugün geldi. Mahkeme, Julien Assange'ı kefaletle serbest bırakma kararını açıkladı. Ancak İsveç makamlarının karara Türkiye saatiyle 19.30'a kadar itiraz etme hakkı var. Assange bu süre boyunca gözaltında kalacak.




Karar verildi ancak, bazı şartlar kondu. İşte bu şartlar;

Karara göre Assange 380 bin dolar kefaretle serbest bırakılacak.

Bu miktarın Assange'in destekçileri tarafından karşılanması bekleniyor.

Wikileaks kurucusunun tutuksuz olarak yargılanmasına 11 Ocak 2011'de devam edilecek.

Mahkemenin kararına göre Assange pasaportunu İngiliz polisine teslim edecek ve yargılanması süresinde ülke dışına çıkma talebinde bulunmayacak.

Ayrıca Assange mahkemeye tebliğ ettiği ev adresinden çıkmayacak.

Assange'in salıverilmesinin bir diğer koşulu her akşam kayıtlı olduğu polis merkezine rapor verme mecburiyeti.

Son olarak Assange eletrik kelepçe takmak zorunda bırakıldı.


Mahkemenin kararını duyan destekçiler ise mutlu. Julian Assange'ın yargılandığı Westminster Asliye Hukuk mahkemesi önünde Assange destek olmak üzere birçok gösterici toplandı. Ayrıca çok sayıda basın mensubu ve İngiltere'nin birçok ünlü ismi de mahkeme salonunun önündeydi.

Ayrıca bende eminim ki, Assange'ın kefaleti için her yerden para akışı sağlanacaktır. Bu karara şaşırmadığımı belirtmek isterim. Çünkü Julien Assange gibi birini daha fazla tutuklu durumda tutamazlardı, aksi halde Dünya'nın bir adam sayesinde birbirine gireceğini herkes biliyordu zaten. Hiçbir yerde olmayan son dakika haberleri için bizi izlemeye devam edin..

28 Kas 2010

Lindemann'a Mektup

Sevgili dostum Till;

Bu mektubumu kesinlikle okumalısın. Bilmelisin ki bu mektup, birçok hayranının ağzından yazılmıştır. Şimdi devam edebiliriz. Havalar nasıl? Yoğunsun, biliyorum. Bu sorumu es geçebilirsin. Güney Amerika'ya gideceğini duydum, sevindim. Kimseyi enfes sesinden mahrum bırakmayışın beni neşelendiriyor.

Ama ciddi bir mesele var. Merak ettin biliyorum, lafı uzatmayacağım. Yaşlılık Till, yaşlılık. 47 yaşına geldin dostum, eminim sende farkındasın bunun. Biliyorum, hissetmiyorsun bunu. Bu gayet normal, çünkü birçok gence taş çıkarırcasına çıkıp sahneye çıldırmışçasına yapıyorsun işini. Ama biz yani hayranların, korkuyoruz Till. Senin adına korkuyoruz, ve kendi adımıza. Şunu üzülerek ve korkarak yazıyorum ki; Ölmenden korkuyoruz Till, ve gruptan yaşlandığın için ayrılmandan. Seni bir kez bile olsun canlı izleme fırsatını bulamayanların en büyük korkusu bu; seni canlı izlemeden ölmek..

Hayat her ne kadar tatlı görünse de bilirsin, öz acıdır. Elma gibidir sanki hayat. Dışını gençken yersin, tatlıdır, bal gibidir sanki. Doyamazsın, yersin hep. Yaşın ilerledikçe bu tatlılık giderek düşer. Ve senin yaşındaki çoğu insan, artık acı kısmına çok yaklaşmıştır ve ısırıp türükür. Sen ise, acıyı almamak için bal sürüp yiyorsun bu ''Hayat'' elmasını. O bal biziz, ve hepimiz mutluyuz durumumuzdan. Sonra ne olur biliyormusun sevgili dostum? İnsan, son lokmasını ısırır, yani çekirdeği. Ve hayat, o çekirdekle son bulur. Buna hiçbir bal tesir etmez sevgili dostum. Biz işte bundan korkuyoruz, yani senin son lokmayı ısırmandan..

Bütün bunları nereden çıkardığımı hüzünle düşündüğünü pek iyi biliyorum, onun için hemen meraklandırmadan cevap vermek istiyorum. Sonisphere, Till.. Sesin bir değişikti orada. Yine büyüleyiciydin, harikaydın. Ama eski enerjini alamadık Till. Bu sözler çok acı senin açından, biliyorum ve bunları yazarken emin ol ki o acıyı bende senle tadıyorum. Ama şunu unutma ki; ''Dost acı söyler'' sevgili dostum..

Şarkıları bir değişik söylüyorsun artık sanki. Seni sokakta gördüğümüzde, beyaz saçlarını görünce hüsrana uğruyoruz her birimiz. Biz seni, yaşlanmaz ve enerjisi bitmez biri olarak düşündük hep. Ama şimdi anladık ki, herkesin enerjisi tükenir elbet. Bu bazen birden olur, bazen yavaşça. Bunu sana en iyi, Elvis ile örneklendirebilirim. Biliyorsun o Rock'n Roll'un kralıydı. Ama, enerjisi bir gün, hızlıca tükenmeye başladı. Ve en sonunda korkuğumuz başımıza geldi; aramızdan ayrıldı.. Micheal Jackson örneğini de verebilirdim, ama biliyorum ki Pop'tan nefret ediyorsun.

Tüm bunlara rağmen, hala sen bizim tek yıldızımız ve vazgeçilmezimizsin sevgili dostum, bunu asla ve asla unutma. Gözyaşlarının bu kağıda düşmesini kesinlikle istemem, bu yüzden lütfen üzülme. Çünkü sen bir damla bile göz yaşı döksen, biz salya sümük ağlamaya başlıyoruz. Seni, senden daha çok seviyoruz.

Mektubumu bitirirken, şunu da unutmamanı öneririm; Sen bizim daimi yıldızımızsın. Sen yoksan, Rammstein grubu yoksa, Industrial Metal de yoktur artık, Metal de..

Cevabını sabırsızlıkla bekliyor olacağım.
      Sevgili Dostun, Çağatay..

10 Kas 2010

Bir 10 Kasım Daha Geçti..

Yine hüzün doluyuz bugün. Yine 10 Kasım, ve ben yine aynı düşünceler içindeyim. Yine Atamın resmine bakamıyorum, bakmaya yüzüm yok ki. Eleştiriyorum kendimi, ve tüm ülkeyi. Ne kadar hak ediyoruz Atamızın gözlerinin içine bakmayı? Hak etmiyoruz tabii ki. Bunu hak edebilmemiz için önce ülkeye sahip çıkmamız lazım. Şu hale bakın, bir şey mutlaka dikkatinizi çekmiş olmalı. Osmanlı Imparatorluğu'nun ''Hasta Adam'' ünvanını almasına yakın olduğu dönem gibiyiz, fark ettiniz mi hiç? Fazla siyasete girmek istemiyorum. Genel olarak, ülke böyle. Ve sakın, sakın kimse bana herhangi birini veya bir şeyi savunmasın. Akılcı düşünmekle, neyin ne olduğu zaten belli oluyor. Adım adım nereye gittiğimizi görebiliyoruz, Atamızın ön görüşlülüğü gibi. Peki ne yapıyoruz? Hiçbir şey. Peki yapmak istediklerimiz? Fazlasıyla var. Atatürkçü olan herkesin içinde öyle bir kin, öyle bir nefret var ki, sormayın bunu bana. Kime bu nefret? diye soranlar olacaktır içinden bu yazıyı okurken. Güldürmeyin beni sayın okurlar. Bu yazıyı okuyorsanız, aklınız var demektir. E aklınız varsa, bu soruyu sormanız hatadır bile. Görme engelli olabilirsiniz, ona bir cevabım yok. Ama görme engelliyseniz bu yazıyı okuyamazsınız, dinlersiniz. Biliyorsunuz değil mi öbür tarafta Allah yakamızda olmasa bile, Atamızın olacağını? Tek tek hesap soracağını? Cevabınızı hazırladınız mı gitmeden önce? Hazırladım diyemezsiniz. Yok çünkü cevabı. Önceki yazımı okuduysanız, ''Her soru cevabıyla birlikte yaratılmıştır, bunu kendi ağızınızla söylediniz.'' diyebilme imkanınız var tabii ki. Ama şunu hatırlatmak isterim. Evet, her sorunun bir cevabı vardır elbette. Ama bu cevap, mantıklı olmaz her zaman. İşte bu yüzden, öteki tarafta Atamıza verebileceğiniz herhangi bir cevabı mantığa dayandırmanız söz konusu bile olamaz.

Buraya kadar yazdıklarımı okuduktan sonra, farkettim ki kalemim sivrilmiş, sinirlerim tavan düzeyde ve konuyu saptırıyorum. Herhangi bir konu olsaydı, bu cümleyi yazmaz, kriterlerim doğrultusunda yazmaya devam edip konuyu uzatabilirdim. Ama bu herhangi bir konu değil, Atatürk. Bu yüzden saptırmak her ne kadar Ulu Önder'e saygısızlık olduğu kadar, bu tür yazıları yazma imkanı olan herkesin Ata'yı esas duruşta yazdığı yazıyla sagyı içinde anması da, boynunun borcudur.

Bir 10 Kasım daha geçti gözlerimizin önünden, film şeridi gibi. O zor zamanlardan buralara nasıl geldiğimizi yine hatırladık. Yine üzüldük, kızdık, öfkelendik.. Bir dahaki 10 Kasım'da, daha iyi bir ülkeyle görüşmek üzere dileklerimi diledikten sonra, sizi Atamızın gerçek cenaze töreni görüntüleriyle başbaşa bırakmak istiyorum. Lütfen göz yaşlarınızı saklamayınız.

Atamızın Cenaze Töreni Görüntüleri

31 Eki 2010

Anlıyorum ben Tanrı'mı..

Bazen hep soruyorum kendime, biraz da tanrıya yakarırmışcasına; ''Tanrım, bizi niye sıfır yaşında başlattın hayata? Dünya'ya herşeyimiz hazır olarak gelseydik ne olurdu? Sınav stresi, hayat kurma derdi.. Tamam, bizi sınava sokuyorsun. Ama bu sorular biraz zor değil mi?'' diye. Korkuyorum çünkü. 15 yaşındayım, ve hayat daha yepyeni. Ergenlik dönemi ve en sıkıntılı anlar, üst üste combo yaparmışcasına gelen sınavlar, ve ezip geçtikten sonra ardında bırakan ağır notlar, darbeler ve stresler..

Düşünsenize hayata 20 yaşında başladığımıza ve herşeyimizin önceden hazırlanmış, kafa yapımızın ve bilgilerin önceden 'değiştirilebilir' olmak üzere progranmlandığına? Güzel olmaz mıydı herşey? Kimisi direkt sanatçı, kimisi öğretmen, kimisi asker.. Ama anlıyorum ben Tanrı'mı, o da haklı. Eğer böyle olsaydı, bütün işler birbirine karşımaz mıydı? Asker olan öğretmen olmak istediği için, sanatçı olan çöpçü, çöpçü olan da siyasetçi olmak istediği için sitem etmezmiydi Tanrı'ya, ''Neden herkes doğuştan böyle?'' diye. Belki de bu yüzden herşey böyle. Sıfırdan başlandığında, kim neyi isterse onu olsun diye sistem böyle. Doğuştan gelen yetenekler var birde, onlar bu işe hiç ama hiç girmezler. Diğerleri o kişileri şanslı olarak tanımlar. Tanrı insanlara yeteneklerini cipslere kupon dağıtır gibi dağıtıyordur belki de? Her üç insanda bir yetenek, her 6 insanda iki yetenek, uzar uzar gider böyle.

2010 yılındayız, ama neredeyse herşey muammadan ibaret. Yaşadığımız yerin bile sadece ufacık bir bölümünü biliyoruz. Düşünün herşeyi bildiğimizi? Harika olurdu değil mi, son teknoloji herşey, insanlar rahat. Ama anlıyorum ben Tanrı'mı. Herşeyi bilseydik dünya şimdi olduğundan 100, belkide 1000 kat daha hızlı kirlenip bozulmaz mıydı? İnsanlar bırakın Dünya'yı, tüm galaksiyi işgal edip herşeyin sonunu getirmez miydi? İnsanlar miskinleşmez miydi teknoloji yüzünden, şimdi olduğu gibi?

Beynimizin sadece %3lük kısmını kullanabiliyoruz, %3.2'lik kısmını kullanabilen süperzeka ilan ediliyor. Düşünsenize insanların tamamının beyninin %100'lük kısmını kullandığını? O zaman harika olmaz mıydı herşey? Herkes süperzeka, beyinler tam güç çalışmakta. Ama anlıyorum ben Tanrı'mı. Eğer herkes beyninin %100'lük kısmını kullansaydı, kimsenin birbirine ihtiyacı kalmazdı. Sıradanlık olup, sosyallik tümüyle kopmaz mıydı? Kimse birbirinden daha iyisini yapamaz, aksine herkes en iyisini yapmaz mıydı?. Herkes kendi sırrını çözüp, daha ileri gidip ilahlaşmaz mıydı?

Ama anlıyorum ben Tanrı'mı. İnsanoğlunu kendi parçasından yaratıp, tam güç vermeyişini. Herşeyin ama herşeyin mutlak bir nedeni oluşunu. Niye, Neden? sorularının cevaplanamaz olmadığını, her sorunun bir cevapla beraber yaratıldığını. Bu listenin sonunun olmadığını, ve uzayıp gidebileceğini..

Anlıyorum ben Tanrı'mı ..

26 Eyl 2010

Kral Yeniden Tahtında!

Ve yine karşımızda! Kralların da kralı! Okan Bayülgen! Dünki sezon açılış programı, gerçekten ama gerçekten bir harikaydı. Zaten benim Okan Bayülgen hayranlığımın ne derece olduğunu diğer yazılarımı az çok okuyanlar bilirler. Okan'ın da deyimiyle 'Harikulade' bir iş çıkarılmış ortaya gerçekten. 2 Dakikalık mini diziler, bölümler, medya arkası .. Disko Kralı, farklı ve çok güzel bir şekilde karşımızdaydı dün. Gelin programı bir özetleyelim şöyle.

Program konuklarını yine tam hatırlamıyorum, bu unutkanlığım bitirecek beni. Aklımda kalan konuklar şöyle; Saba Tümer, Fatih Ürek, Ankaralı Turgut, Ebru Akel, Bay J ve Çarkıfelek programında harfleri açan kız. İlerleyen dakikalarda birde Dodan adlı sanatçı konuk oldu.

Program hızlı başladı. İlk konu Ankaralı Turgut'un  'Kaymak Lazım' albümüyle başladı. Albüm adından Türkçe sayesinde birçok anlam çıktığı için, bu konu gülerek geçti.

Sonra Okan, yeni program formatı hakkında ipuçları verdi. Program içindeki mini dizileri tanımlarken kurduğu cümle şöyleydi; 'Korku, şehvet, seks..' Tabi bunlar işin espirisiydi. Bu cümlelerin ardından bu mini 'korku, şehvet, seks' içeren dizilerden birini oynattı Okan. Bölümün adı 'Tek Kelime ile İnanılmaz' idi. Karşımıza birden Okan çıktı. Anlatmaya başladı. Bu mini dizinin korku ve gerilim içerdiği anlatışlarından belliydi. İki yumurtadan yola çıkarak, birsürü olay örgüsü kurdu. Ben bu haftaki 'Tek Kelime ile İnanılmaz' bölümünü, Yumurtalı, gerilimli ve biraz da felsefe içerikli bir bölüm olarak tanımladım aklımca.

Bu bölümün hemen ardından Okan, sözü Ankaralı Turgut'a bıraktı ve Turgut, ''Afyon Kaymağı'' şarkısını söyledi albümden. Öyle bir şarkıydı ki, aklı başka yönde çalışanların hemen yanlış anlayacakları türdendi. Örneğin, şarkının içinde şöyle bir söz geçiyordu; ''Vekilime kaymak lazım.'' Bunun ardından Ankaralı Turgut, çok yerinde bir açıklama yaptı. ''Ben ses için tavsiye ettim vekillere Afyon kaymağını. Ancak vekillerin bazıları bu şarkının içinde müstechenlik arıyor.'' Okan'da destek vermek için, ''Bunu böyle anlayan kötü niyetlidir zaten.'' dedi. Bende kendi adıma konuşacak olursam, ikisi de haklıdır. Ne yani, ''Kaymak'' bunun altından ne çıkarılabilir ki? Çıksa çıksa karda kaymak falan çıkar, birde esas anlamı olan tatlı üstü kaymak.

Bu şarkı mevzusunun ardından Okan, çok özlediğimiz Medya Arkası'nı sundu bize. Klasiklerden olan 'Müge Anlı ile Tatlı Sert' programı başları çekiyordu yine Medya Arkası'nda. Mağdur konuk vardı, kızını kaybetmiş. Birden bağırmaya başladı; ''Benim kızım o.. değil.'' Benim şaşırdığım şey, programda bu direkt sansürsüz olarak verildi. Ama bir zararın çıkacağını sanmıyorum. Çünkü o saatte TV başında bilinçli izleyiciler vardır. Bu böyle kabul edilir. Eğer o saatte çocuğunuz hala ayaktaysa, sorun çocukta değil ebeveynindedir zaten.

Bunları da geçtikten sonra en sevdiğimiz bölümlerden birine, yani Malumat Furuş bölümüne geldik. Daha ilk soruda yerlere yattık yine zaten. Soru aklımda kalan kısmıyla şöyleydi; ''Bay J'nin oğlunun adı nedir? a) Boy J b) Jekeriya c) Ares d) Eros '' Ekran başındaki izleyici ne amaçla dedi bilmem ama, a şıkkını söyledi. Doğru cevap ise d şıkkıydı, bunu bende orada öğrendim. Sorusunu hatırlamadığım, ama şıklarından bazıları aklımda kalan birşey vardı. Şıklardan birisi ''Tombul Tombul Neneler'' diğeri ise -dikkat- ''Açmayın Dedeler'' di. Göndermenin kime gittiği bariz belliydi zaten.

Life Sux bölümü vardı birde, yağlıboya tabloları falan gösterdiler, anlattılar. O da güzeldi. Sonra o arada, Ebru Akel'in Ağır Ceza Avukatı olduğunu öğrendik. Okulunu okumuş ve bir sene bu işte çalışmış, ardından Şarkıcılığa yönelmişti. Ebru Akel'den yola çıkınca bir tartışma açıldı. Ebru Akel, zamanında Okan Bayülgen'in bebeğine titreşimli bir sandalye hediye etmiş.  Okan buna ilk önce ''Bızırtılı Sandalye'' dedi. Saba Tümer bu adı duyunca ''Vibrasyonlu mu?'' demek istedi fakat dili sürçerek o anda ağızından ''Vibratörlü mü?'' kelimesi çıkıverdi birden. Okan da ''Vibratörlü değil yau, titreşiyor işte.'' dedi sanırım biraz da toparlamak için.  Sandalyeye bir ad bulunamadığından, adını Ebru Polat sandalyesi olarak koymuşlar Okan ve eşi. Öyle de kalmış.

Sonra Okan şaka yapmak amaçlı, ''RTÜKe şikayet edecekler Saba Tümer'in programını etsinler'' dedi, tabi ciddi olmadan. Bu konuya kendi adıma yorum yapmak istiyorum. Bu ''Vibrasyon-Vibratör'' meselesini RTÜK'e şikayet etmek çok saçma sapan bir iş olur. Çünkü az önce de belirttiğim gibi, o saatte TV başında bilinçli izleyiciler var olması gereklidir ve vardır. Şayet şikayet edilse bile, bu konuya herhangi bir uyarı, kapatma vs. gibi cezaların verilmesi gerçekten çok ama çok saçma olacaktır. Nedeni basit, az önce söylediğim şey.

'Hayrettin Yapma!' adlı bir bölüm geldi karşımıza bu tartışmalardan sonra. Sunucusu Aziz Kedi'ydi. İzledik, beğendik, çokta takdir ettik. Bu bölümün ardından Okan, yeni bir projeyle karşımıza çıktı, ben çok beğendim bunu. Proje şöyleydi, TV'nin karşısına geçip Disko Kralı'nı nasıl izlediğini resmetmek. Şart, Disko Kralı'nı izlediğin belli olacak ve resimler program esnasında verilen mail'r postalanacak. İlerleyen zamanlarda resimler geldi, isimler okundu falan. Okan'ın yüzü soru ifadesi aldı birden. Yalçın Çakır ismini okudu. ''Bu ne acaba şaka falan mı?'' ifadesine büründü suratı. Resim bir geldi ki, o anda yerlere yattım zaten ben. İsim doğruydu, resim gerçek Yalçın Çakır'a aitti. Bunun ardından Okan, bu yayınlanan resimlerin resmi sitede de yayınlanacağını söyledi.

Program, Fatih Ürek'in bir şarkısıyla saat 02.56 sularında kapandı. Gerçekten ama gerçekten harika ötesi bir program izledim. Ve bir kez daha anladım ki, o televizyonda çıkan kafalardan hiçbirisi yan gelip yatmıyor. Bu yüzden bir kere daha çok takdir ve tebrik ettim kendilerini. Gerçi tek başına benim takdirim, hadsizlik olur biraz. Bütün kitlenin takdir etmesi lazım. Bir dahaki yazımda görüşmek dileğimle, esen kalın.

Not: Sayın Zeki Enes Akkan ve Aziz Kedi. Okuduğunuz yazıyı sakıncası yoksa bir zahmet Okan Bayülgen'e iletirmisiniz? Sakınca bulduysanız cagataygormez@gmail.com adresine mail atmanız yeterli. Ulaştırıp okuttuysanız eğer, yine bir mail atın lütfen ve beni merakta bırakmayın. Saygılarımla.

25 Eyl 2010

Mesut Yar Yine Ekranlarda

Uzun bir aradan sonra yine Mesut Yar, bu sabah bizlerle beraberdi. Yanlış hatırlamıyorsam 7.Sezonun ilk programı idi bu. Yine birbirinden güzel şeylerle karşımıza çıktı Mesut Yar. Mizahi kişiliği, ti ye alma kalitesiyle yine ekranlarımız başında bizleri güldürmeye hatta ve hatta güldürürken düşünmeye sevk etti, ders verdi.

Hazırlanan haberler fevkalade güzellikte ve özenilerek hazırlanılmıştı. Gerek seslendiren olsun, gerek ise Mesut Yar'ın sunumu olsun, gerçekçi ve tarafsız haber anlayışı çerçevesinden bir milim sapmadan hazırlanmıştı. Bilirsiniz ki bu Mesut Yar'ın her zamanki bir özelliğidir. Gelelim programın içindeki bölümlere. 'Manuel Hava Durumu' bizi yine hem güldürdü hem de bilgilendirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse o bölüm biraz yavan geçti bu program. Ama olsun, bir ufak eksiği de görmezden geliyoruz.

'Manuel Hava Durumu' bölümünün ardından 'Nafile Diyaloglar' bölümüyle bizi yine ekran başında yerlere yatırdı Mesut Yar. Arada gördüğümüz teaserler ile, yarın 'Fatmagülün Laneti' adlı mizahi bir bölüm daha izleyeceğimizi ve ekstra kahkahalar atacağımızı öğrendik. Bu bölümden sonra da 'Bedava Manşetler' bölümü geldi. Gazetelerin manşetleri kısaca tek tek okundu. Manşetler okunurken beni en çok güldüren şey ise şu haberdi. 'Örtülü ödenekten 640 Milyon Dolar Aldım.' Kimin aldığını bilmiyorum dikkat etmedim. Başlık buydu. Bunu okuduktan sonra Mesut Yar cevabını, 'Nerene Aldın?' şeklinde verince bende kahkahalarımı tutamadım tabiki.

Hep gülmek eğlenmek dedik te, bunların yanında çok manidar sözler de geçmedi değil. Bu konuda Mesut Yar'ın üstüne, bir de Okan Bayülgen var o kadar. Başka güldürürken alttan da manidar cevaplarla ders veren adam tanımıyorum ben bu ülkede, tanıyan varsa bir mail çeksin hemen.

Özetleyecek olursak program yine bir harikaydı. Sabahın 7.45'inde üstelik tatilimizde ayağa kalkıp sadece bu programı izledikten sonra geri yatmamız bunu açık açık ortaya koyuyor zaten. Mesut Yar'a yeni sezonunda başarılar diler, ayrıca bu programı böyle sunmasından dolayı halk ve kendi adıma teşekkürü bir borç bilirim.

Not: Mesut bey, eğer bu yazıyı görürseniz, olumlu/olumsuz herhangi bir düşüncenizi cagataygormez@gmail.com adresine iletirseniz, çok çok mutlu edersiniz. Aynı şey sayın okurlar için de geçerli. İyi günler efendim, esen kalın.

12 Eyl 2010

12 Dev Adam Finalde!

Ve bunu da başardık! Dün akşam 12 Dev Adam ile bir tarih daha yazdık! Maç genel olarak Sırbistan'ın elindeydi. Dün de Hido'nun dediği gibi, en şanslı maçlarını yaptılar. Ne attılarsa soktular, ne attılarsa soktular. Ama bizim adamlarımız da boş durmadı. 12 Dev Adam, bu maçta adeta '12 Titan' oldular. Büyük bir mucizeyle maçı çevirip son topla finale geçmeyi başardılar. 0.5 saniye kala gelen o basket, gerçekten müthiş birşeydi.   Bugün ABD ile karşılaşacağız. Ben şahsen yeneceğimize can-ı gönülden inanıyorum. Yenilirsek te yine onların dedikleri gibi 'Son maçın günahı olmaz.' Bizim hedefimiz yarı finaldi. Biz ise şu anda finaldeyiz. Sonuna kadar yanındayız 12 Dev Adam. Şimdi maçın tamamını kısaca özetlemek istiyorum.

Kerem Tunçeri, Ömer Onan, Hidayet Türkoğlu, Ersan İlyasova ve Ömer Aşık beşiyle karşılaşmaya başlayan A Milli Takım, ilk hücumu değerlendirerek skoru 0-2’ye getirdi. Milenko Tepic’in üç sayılık basketiyle maçtaki ilk sayılarını kaydeden Sırbistan, ilk dakikayı da 3-2 önde geçti. İki takımın da hücumda çok fazla top kaybettiği bu bölümde Hidayet Türkoğlu’nun orta mesafeden bulduğu isabete Velickovic karşılık verdi. Boyalı alanı etkili kullanan Sırbistan, özellikle Krstic’in katkısıyla durumu 10-6’ya getirdi. Serbest atış çizgisinden Mileno Tepic ile iki atışı da sayıya çeviren Sırbistan, farkı da 6 sayıya çıkarttı ve Millilerimiz de mola aldı (12-6). Ömer Onan’ın hücumdaki sayılarıyla skor bulan A Milli Takım, Hidayet Türkoğlu’nun da oyuna ağırlığını koymasıyla dengeyi yakaladı (15-15). İlk periyotu Sırbistan, 20-17 önde tamamlayan taraf oldu.

İkinci periyotun ilk hücumunda Sırbistan, Savanovic ile hücumdan boş dönerken, Millilerimiz de Ender Arslan ve Ömer Onan ikilisiyle atışlarından isabet çıkartamadı. Ender Arslan’ın serbest atışlarıyla bu periyottaki ilk sayılarını kaydeden Ay Yıldızlılarımız, Kerem Gönlüm’ün de basket faulden ürettiği üç sayıyla durumu 24-22’ye getirdi. Alan savunmasına dönen Millilerimiz karşısında Sırbistan, Dusko Savanovic’in basketleriyle 16.dakikada skoru 33-25 yaptı. Semih Erden’in birer bir de bulduğu turnike ile hücumdaki suskunluğunu bozan A Milli Takım, buna karşın pota altı savunmasında zorlandı. Mola alan Sırbistan, Macvan ile hücumu değerlendiremezken, savunmada da Ömer Aşık’ın basketine engel olamadı. Karşılaşmanın ilk yarısını Sırbistan 42-35 önde tamamlayarak soyunma odasına gitti.

Semih Erden’in basket faulden bulduğu üç sayıyla üçüncü periyotun ilk hücumunu A Milli Takımımız değerlendirdi. Periyotun ilk bölümünde topu pota altına indirerek hücum eden Sırbistan ise Nenad Krstic ile karşılık verdi. Ersan İlyasova’nın turnikesinin ardından bir hücum sonrasında da Kerem Tunçeri’nin pasını iyi değerlendiren Ömer Onan, üç sayı isabetiyle skora dengeyi getirdi (46-46). Milos Teodosic’in üç sayı isabetinin ardından Rasic ve Keselj ile 8-0’lık seri yakalayan Sırbistan, 25.dakikada durumu 54-46 yaptı. Mola alan Ay Yıldızlılarımız, Ömer Onan ile serbest atışları sayıya çevirirken, Sırbistan ise Teodosic ile turnikesinde isabet buldu. Savunmada toparlanan Millilerimiz, Hidayet Türkoğlu, Ender Arslan ve Kerem Gönlüm’ün sayılarıyla 28.dakika sonunda skoru 56-55’e getirdi. Kerem Gönlüm ile son dakika içerisinde pota altından basket bulan A Milli Takım, buna karşın periyotu 63-60 geride tamamladı.

Mücadelenin final periyotuna iyi savunmada iyi başlayan Ay Yıldızlılarımız, serbest atış çizgisinden de Ömer Aşık ile tek isabet buldu. İki takımında hücumda skor bulmakta zorlandığı bu bölümde Sırbistan, Nenad Krstic’in serbest atış çizgisinden ürettiği üç sayıyla farkı 5 sayıya çıkarttı (66-61). Hidayet Türkoğlu’nun üç sayılık basketiyle bu periyottaki ilk iç saha isabetini kaydeden Millilerimiz, durumu da 66-64’e getirdi. Mola alan Ay Yıldızlılarımız, aranın ardından Keselj ve Teodosic’in üçer sayılık basketlerine engel olamadı. Kerem Tunçeri’nin üç sayılık basketine Savanovic ile karşılık veren Sırbistan, farkı da 6 sayıya çıkarttı (75-69). Bu bölümde Kerem Tunçeri’nin devreye girmesiyle kontrolü eline alan Ay Yıldızlılarımız, yakaladığı 6-0’lık seriyle bitime 3 dakika kala 75-76 öne geçti. Mola alan Sırbistan, hücumda organize olmakta sıkıntı yaşarken, Millilerimiz de durumu 75-78'e getirdi. Alan savunmasına dönen A Milli Takım, son dakikaya da 77-79 üstün girdi. 28 saniye kala Keselj ile serbest atışları değerlendiren Sırbistan, 80-79 öne geçerken, Ay Yıldızlılarımız da Semih Erden'in smacıyla rakibine karşılık verdi (80-81). Hücumda Aleksandar Rasic'in pasını Velickovic ile değerlendiren Sırbistan, 4.3 saniye kala 82-81 öne geçerken, Millilerimiz de mola aldı. A Milli Takım, Kerem Tunçeri'nin 0.5 saniye kala kaydettiği turnike basketle skoru 82-83'e getirken, son hücumda da Semih Erden'in bloğuyla mücadeleden galibiyetle ayrılmayı başardı.

O anları tekrar yaşayıp gururlanmak isteyenler için videomuz var sırada; 12 Dev Adam, Sırbistan Maçında son saniyeler.

8 Eyl 2010

Komedi Dükkanı Başlıyor!

Ve beklediğimiz an geldi! Tolge Çevik'in dükkanın kepenklerini ne zaman açacağı belli oldu. Vatani görevini yerine getirmek için “Komedi Dükkanı”nı ‘kapatmak’ zorunda kalan Tolga Çevik, ‘kepenkleri yeniden açmaya’ hazırlanıyor. 15 Eylül’den itibaren yeni kanalı Star TV’de izleyici karşısına çıkacak olan ünlü komedyen, açılış gününü heyecan ve gerilimle bekliyor!

Sevdiğimiz insan, TVlerin gülen ve güldüren yüzü. Tolga Çevik. Askerden döndü, reklamda da belirttiği gibi ayağının tozuyla hemen hazırlıklara başladı. Bizleri daha fazla bekletmemek için 15 Eylül'de kepenkleri açacağını duyurdu. Bende bu haberi duyar duymaz sizlerle paylaşmak istedim. E zaten biz biliyorduk diyebilirsiniz. Bilmeyen okurlarım için gerçekten büyük bir nimet sayabilirim bu haberi.

Tolga Çevik, geldiği gibi hemen röportaj vermiş. Bende okumak istediğinizi bilerek, bu röportaja yer veriyorum bu yazımda. Bir dahaki yazımda görüşmek üzere ..

İşte Tolga Çevik'in programla ilgili röportajı;

“Komedi Dükkanı”, iki yıl aradan sonra yeniden seyirci karşısına çıkıyor. Değişiklikler var mı programda?


- En büyük değişiklik kanalda. “Komedi Dükkanı” artık Star TV’de yayınlanacak. Onun dışında çok fazla değişiklik yok, çünkü değişiklik yapmak benim pek tasvip etmediğim bir durum. İnsanların alıp da kalbine soktuğu bir şeyin orasını burasını değiştirmek bana uymuyor. Program bu haliyle sevildi, böyle devam edecek.



Merak ediyorum; programda gerçekten doğaçlama mı oynuyorsunuz, yoksa ‘doğaçlama oynuyor’ rolü mü yapıyorsunuz?



- Programda her şey spontane gelişiyor, işin güzelliği de burada zaten. Herkes “Kesin hazırlanıyorlar” diyor ama biz hiçbir hazırlık yapmadan çıkıyoruz sahneye. Tek hazırlık kostümle ilgili. Arkadaşlar kostümler getiriyor, içlerinden beğendiklerimizi giyiyoruz, o kadar...



Aynı formatı rol aldığınız reklam filmlerinde de görüyoruz. Peki orada da her şey doğaçlama mı?


- Evet, orada da her şey doğaçlama. Sadece reklamdaki kampanyayla ilgili bilgimiz oluyor. Sonra mesela “Bu hafta Karagöz’le Hacivat yapalım mı” deniliyor, “Tamam yapalım, eğleniriz” diyoruz ve kayıt!



Doğaçlama yapmak mı daha kolay, yoksa bir metne bağlı kalarak oynamak mı?


- Metne bağlı kalmak tabii ki. Doğaçlamada ne yapacağınızı siz de bilmiyorsunuz. Ama biz artık öyle bir hale geldik ki, yazılı metni bile okuyamıyoruz. Çünkü uydurmaya çok alıştık. Yazılı metin bizi sınırlayan bir şey oluyor artık.



Madem bu kadar zor, neden tercih ediyorsunuz doğaçlamayı?


- Problemli bir yapıya sahibim herhalde... Herkes “Repliğim yazılı olsun, ezberleyeyim de öyle çıkayım” der, ben doğaçlama yapmayı tercih ediyorum. Galiba ben biraz problemliyim. Ama herkes de bunu sevdiği için “devam edeyim bu problemli hayata” diyorum.



Programın yeni sezonunda piyanist Özer Atik de yer alacak mı?


- Tabii olacak, olmaz mı...



Askere gittiniz, iki yıl kadar ekrandan uzak kaldınız. Bu süreçte karşılaştığınız izleyicilerden ne gibi tepkiler aldınız?



- Karşılaştığım herkes “Program ne zaman başlayacak” diye soruyor. Bu da beni çok mutlu ediyor tabii. Programın yeniden başlayacağı haberleri duyulduktan sonra da birçok destek e-mail’i aldık. O kadar güç veriyor ki bunlar insana... Zaten heyecanlıydım, izleyicideki bu beklenti beni daha da heyecanlandırmaya başladı. Beklenti arttıkça bir yandan da geriliyorum.



Programın en çok hangi yönünü sevdiklerini söylüyor izleyicileriniz?


- En çok yönetmenle atışmalarımızı sevdiklerini söylüyorlar. Bizim birbirimize seri cevaplar vermemiz hoşlarına gidiyor.



Programın yapımcısı Fırat Parlak ile atışmalarınız gerçekten çok eğlenceli. Peki nereden çıktı bu format?


- Programın konsepti bana ait. Sahnede tamamen doğaçlama yaptığım için Fırat’a “Takıldığım noktada sen devreye gir, ‘Arkadaşım ateşin mi çıktı’ de mesela, bu da bana üç dakika verir’” dedim, öyle başladık ve devam ettik. Çok da sevildi bu format. Hatta yurtdışından programı satın almak isteyenler bile oldu. Fakat biz tamamen Türkçe üzerine oynuyoruz. Bunu kendi lisanlarında yapamazlar.



Altyazıyla yayınlasalar?


- İzleyici yazıyı mı okusun, bizi mi takip etsin? Altyazıyla da olmuyor. Ben bu programı dünyayla paylaşmayı çok istiyordum ama maalesef yabancı dile çevrildiğinde formatın bir anlamı kalmıyor. İki ülkede bu format için oyuncu seçmeleri yaptılar, olmadı. Çünkü böyle bir program için bizimki gibi Akdeniz sıcaklığında bir oyunculuk lazım.



“Komedi Dükkanı” dışında başka projeleriniz var mı?


- Şimdilerde bir arkadaşımla birlikte bir sinema filmi senaryosu üzerinde çalışıyoruz. Acıklı bir komedi diyebilirim. 2011’in sezon başında vizyona girmesini istiyoruz, onu yetiştirmek için uğraşıyoruz.


Filmde oyuncu olarak da yer alacak mısınız?


- Tabii ki. Çok sevdiğim bir dostumla beraber oynayacağız.


Oyuncular belli mi?


- Ben ve dostum dediğim o kişi dışında diğer isimler henüz belli değil. Senaryo geliştikçe belli olacak. Güzel bir film olacağına inanıyorum. Zaten kötü bir şey yaparsak, içime sinmiyor, uyuyamıyorum. Uyuyabildiğim ilk gün size haber veririm.



Askerlik sürecinden bahseder misiniz biraz da? Nasıl geçti, neler yaptınız?

- 15 ay askerlik yaptım, uzun bir periyottu ama çok güzel ve verimli geçti. Birçok film hikâyesi yazdım, proje ürettim. “Moral eri” olduğum için, oradayken de sahneye çıkıp askerlere oyunlar oynadım. Yani “Bir daha askerlik yapacaksın” deseler bir daha giderim kıvamındayım. Çünkü “Ömrümden 15 ay gitti” demedim. Kendi adıma çok faydalı bir süreç geçirdim. Çok güzel dostlar kazandım. O kadar çok kişiyle tanışma fırsatım oldu ki, anket yapmış kadar oldum. Onlarla konuşurken “Bugüne kadar ne yapmışız”ı gördüm. Ama sağlam da bir askerlik süreci geçirdim. “Gitti, orada oturup çay içti” diyen varsa, onlara öyle bir şey olmadığını söyleyebilirim yani.



- 15 ay boyunca sıradan yaşamınızdan uzak kalınca, kendinizi de dinleme fırsatı bulmuşsunuzdur... - Bulmam mı, buldum tabii! Ben neyim, ne oldum, ne olmalıyım, ne olacağım gibi soruları sordum kendime. Ve çok iyi sonuçlar aldım, o süreci iyi değerlendirdim. Türkiye’nin her yerine gittim. Benden sorumlu olan insanları da mutlu ettiğimi düşünüyorum.


Cem Yılmaz’ın kardeşi Özge Yılmaz’la evlisiniz. Kayınbiraderinizle oturup komedi hakkında konuşur musunuz hiç?


- Ben daha askerden yeni geldim. Dolayısıyla o kendi işinde, ben kendi işimdeyim. Beraber güldüğümüz şeyler var tabii. Yalnız benim isim takıntım var, yani röportajlarda isim verme taraftarı değilim.



Daha önce verdiğiniz röportajlarda yaşadığınız birtakım nahoş durumlardan mı kaynaklanıyor bu?

- Evet. Haberi olmadan birilerinin ismini vermek istemem. O da karşımda olsa seve seve konuşurum ama burada olmadığı için isim vererek konuşmayı sevmiyorum. O kişi röportajı okuduğunda “Benimle ilgili neden böyle bir şey söylemiş ki” diyebilir..